İş Bankası Maximum Kart ana partnerliğinde 16 Şubat’ta başlayacak,“İyileştiren Şeyler” temalı 16. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, her yıl olduğu gibi bu sene de programında LGBTİ içerikli filmlere yer veriyor. Sizler için bu seneki programın LGBT içerikli ve LGBTİ bireylerin dikkatini çekebilecek filmlerine dikkat çekmek istedik.
34 ülkeden 146 yönetmenin toplam 126 filminin gösterileceği !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali bu yıl“İyileştiren Şeyler” temasıyla yola çıkıyor; 16-26 Şubat tarihlerinde İstanbul’da, 2-5 Mart tarihlerinde de Ankara ve İzmir’de sinemaseverlerle buluşuyor.
Türkiye’nin ve dünyanın içinden geçtiği kaosa karşı “iyileştiren şeyler” önerecek olan !f İstanbul, seyirciyi filmlerde, müzik etkinliklerinde ve bu yıla özel sohbetlerde buluşturup birlikte şifa yolları aramaya davet edecek. Festivalin biletleri 3-5 Şubat tarihlerinde İstanbul için, 17-19 Şubat tarihlerinde de Ankara ve İzmir için biletix’te % 10 indirimle ön satışa çıkacak, İş Bankası Maximum Kart sahiplerine %20 indirimle ön satışa çıkacak.. Bu yıl festival biletleri biletix’ten ve sinema gişelerinden satın alınabilecek.

Festival programında yer alan ana kategorilerden biri olan “Gökkuşağı”nda LGBT içerikli filmler yer alıyor. Ancak sadece bu bölümde değil festivalde gösterilecek tüm filmler arasında da LGBTİ içerikli ve LGBTİ bireylerin ilgisini çekebilecek yapımlar var. GZone okuyucuları için bu filmleri mercek altına alıyoruz.
GACI GİBİ: Deniz, Mersin’de yaşayan trans bir seks işçisidir. Sokakta seks işçiliği yaparken bir grubun nefret saldırısına uğrar. Bıçak darbeleriyle ağır şekilde yaralanmış, üstelik kaçmaya çalışırken arabanın altında kalarak bacağı kırılmıştır. Aynı evi paylaştığı Ece ve Esmeray’ın yardımlarıyla sağlığına kavuşmaya çalışırken bir taraftan da Türkiye’nin güney bölgesinin ilk LGBTİ örgütlenmesi olan Yedi Renk Derneği’nden aktivistlerle birlikte hak mücadelesini sürdürmektedir. Nefreti yenmenin bir yolu da gündelik hayatın içinde daha çok görünmek ve bu sayede toplum tarafından kabul edilmektir. 1971 yılında İstanbul’da doğan Serkan Çiftçi’nin yönettiği Gacı Gibi, Mersinli trans, lezbiyen, gey, biseksüel aktivistlerin mücadelelerini, onları yakından tanımamıza şans vererek, sevgiyle anlatıyor.
CERTAIN WOMEN (MUTLAK KADINLAR): Lezbiyenlerin “Brokeback Mountain”ı olarak görülen Mutlak Kadınlar, görünürde birbirleriyle bağlantısı olmayan üç farklı kadının hikâyelerini usul usul ve incelikli bir şekilde anlatıyor. Laura, çok çalışan bir avukat; haksızlığa uğradığına inanan bir müşterisi tarafından rehin alınıyor. Gina, içinde kocası ve kızıyla birlikte yaşayacağı hayallerindeki eve sahip olmak için çalışıyor, ama bu arada ailede yükselen tansiyonu hissetmemek mümkün değil. Küçük bir kasabada yaşayan genç bir kadın seyis ise, yetişkinler için hukuk dersi veren başka bir kadına âşık oluyor, ya da son derece tuhaf ve duygusal bir dostluk ilişkisi bu, bilemiyoruz. Mutlak Kadınlar şiir gibi akıyor; Kelly Reichardt her zamanki leziz üslubuyla gerilimleri, şüpheleri ve gizli arzuları yavaş yavaş, bir sonuca varmaya uğraşmadan, bir rüyayı hatırlatır gibi anlatıyor. Bu rüyada kadınlar, bir yandan birine bağlanmayı çok istiyorlar, bunun için çabalıyorlar, ama bir yandan da kendi başlarına kalmayı arzuluyorlar. Uçsuz bucaksız doğa manzaraları ve inanılmaz kadın oyuncu kadrosuyla Mutlak Kadınlar, kadınların kırılganlığına, dayanıklılığına ve bu ikisi arasındaki o ıssız coğrafyaya dair açık uçlu bir meditasyon.
MOONLIGHT (AY IŞIĞI): On altı yıla yayılan bir hayat kesitini üç bölümde anlatan Ay Işığı, siyah bir Amerikalının büyüme hikâyesi. Ana karakterimiz, on yaşındayken Little, ortaokula girdiğinde Chiron, yirmilerinin sonunda hapisten çıktığında ise Black ismiyle çağrılıyor. Florida’nın uyuşturucu yüzünden çökmüş bir mahallesinde çalışmaktan bitap düşmüş uyuşturucu bağımlısı annesiyle yaşıyor; ortaokul yıllarında, ona kötü davranan sınıf arkadaşlarıyla ve sınıftaki bir arkadaşına duyduğu adı konulamayan yakınlıkla boğuşmak zorunda kalıyor. Chiron bir istatistik, Amerika’nın kayıp siyah gençliğinden olmaya aday bir tiptir aslında. Black ise, sert gözüken ama hâlâ ruhunun derinliklerinden gelen sesi dinlemeye çalışan güçlü bir adam. Siyah Amerikalı bir adamın erkek olma yolculuğunu, insanın içine işleyen bir aşk ve özlem hikâyesini ve birbirimize bağlanma ihtiyacımızı büyülü bir bütünün şiirsel olduğu kadar politik parçaları olarak anlatabiliyor Ay Işığı.
DUDAĞININ ALTINDA (BELOW HER MOUTH): Tartışmasız yılın en cesur ve en seksi hikâyelerinden biri olan Dudağının Altında, Jasmine ve Dallas arasında aniden gelişen tutkulu aşkın, iki kadının da yaşamını kökten değiştirmesinin hikâyesi. Jasmine bir moda dergisinde çalışan başarılı bir editör ve nişanlısıyla huzurlu bir birlikteliği var. Dallas ise, daha yeni bir ilişkiden çıkmış, kendini hemen yine ava çıkmaya hazır hissediyor. Bir gece kulübünde tanıştıklarında Dallas’ın Jasmine’le kendinden emin bir şekilde flört etmesi Jasmin’i şaşırtıyor. Jasmine o gece Dallas’a hayır demeyi başarsa da, onu aklından çıkaramıyor. Dallas da vazgeçmiyor. Dudağının Altında, iki kadın birbirine tutkuyla bağlandığında neler olabileceğini yürekten ve büyük bir cesaretle anlatıyor. Tamamen kadınlardan oluşan bir ekiple hayata geçirilen film, arzunun derinliklerine iniyor ve fantezilerle gerçek dünya buluştuğunda neler yaşanacağını keşfe çıkıyor.
KING COBRA: Kurmacadan daha tuhaf diyebileceğimiz türde gerçek bir hikâyeye dayanan King Cobra porno endüstrisinin arka planına bakış atan leziz ve karanlık bir film. 2006 yılında daha YouTube ve internet videoları emekleme günlerindeyken, genç bir adamın, Cobra Video’nun sahibi Stephen sayesinde, Brent Corrigan sahne ismiyle ünlü bir gey porno yıldızına dönüşümünü izliyoruz. King Cobra bütün yükseliş hikâyelerinde olduğu gibi düşüş ve kıskançlığı da içinde barındırıyor. James Franco’nun oynadığı rakip video şirketi yapımcısı Joe, hem Cobra Video’yu yok etmek hem de Brent’i çalmak için her şeyi yapacaktır. King Cobra hicivden karanlık anlara alışık olmadığımız bir palette kara komediye dönüşerek ilerlerken Ben, Michael’dan (!f 2015) !f’çilerin tanıdığı Justin Kelly’nin yavaş yavaş kendi nişini oluşturduğunu görüyoruz.
PAS VE GOL (THE PASS): Londra’nın ünlü bir futbol akademisinde çocukluktan beri futbol oynayan Jason ve Ade, 19 yaşına geldiklerinde Premier League’de oynama şanslarını belirleyecek önemli bir maça çıkmak üzere Romanya’ya gider. Maçtan önceki gece, heyecandan uyuyamaz ve sabaha kadar sohbet edip maç taktiklerini konuşur, şakalaşır, güreşirler… Ve beklenmedik (!) bir şey olur: Jason ve Ade öpüşürler. Bu öpücüğün hayatlarını on yıl boyunca nasıl çalkalayacağından ise henüz haberleri yoktur. Royal Court’ta sahnelenen bir tiyatro oyunundan uyarlanan Pas ve Gol, futbol dünyasının homofobik gerçekliğini Jason’ın gizli saklı yaşadığı on yılı üzerinden anlatıyor. HBO’nun eşcinsel temalı “Looking” dizisinden tanıdığımız Russell Tovey, eleştirmenlere göre kariyerinin en iyi performansını sergilerken, Pas ve Gol bugüne kadar yapılmış en özgün futbol filmlerinin arasında yerini alıyor.
İRLANDA KRALİÇESİ (THE QUEEN OF ENGLAND): Önceleri eğlence dünyası dışında adı pek bilinmeyen İrlandalı drag queen Panti Bliss, nam-ı diğer Rory O’Neill, 2014 yılında kendisini birden alevli bir siyasi tartışmanın göbeğinde buldu. O’Neill’ın bir televizyon programında homofobi hakkında söyledikleri, İrlanda’daki muhafazakârları çok öfkelendirdi, televizyon programının sahibiyse muhafazakârların gönlünü alarak olayı yatıştırmaya çalıştı. Bunun üzerine O’Neill’ın yaptığı tutkulu konuşma tarihe geçti ve İrlanda’da hemcinsler arasında evliliğin yasallaşması için yapılan kampanyanın merkezine oturdu. Böylece, uzun süredir Panti’yi takip etmekte olan belgeselci Conor Horgan, kendisini büyük bir hikâyenin içinde buldu. İrlanda Kraliçesi, Panti’nin dünyaca tanınan bir drag queen’e dönüşmesinin öyküsüyle başlıyor ve ardından İrlanda’nın kültürel iklimindeki değişime odaklanıyor. Panti’nin yıllar sonra kendi kasabasına dönüşünü ve orada yaptığı stand-up şovu izlerken gözyaşlarınızın kahkahalara karışmaması imkânsız.
AŞKŞARKISI (LOVESONG): Aşkşarkısı, kadınlar arasındaki dostluğun en derinlerine inen bir hikâye. Aynı zamanda, aşk olduğunu itiraf edemeyen bir aşkı anlatan sessiz bir şarkı. Sarah ve Mindy çok eski arkadaşlar ve belli ki uzun zamandır görüşmemişler. Sarah’nın Jessie adında üç yaşında bir kızı ve pek ortalıkta olmayan bir kocası var. Yorgun ve bıkkın görünüyor. Ama Mindy onu ziyarete gelir, kızını da yanlarına alıp birlikte bir araba yolculuğuna çıkarlar ve Mindy’nin oyunbazlığı ve neşesi Sarah’yı yeniden hayata döndürür. Mindy’yle birlikteyken hayat hafifler; anılar ve eski mevzular gülüşmelere karışır ve alkolün de etkisiyle, daha önce hiç konuşulmamış duygular açığa çıkar. Ama bu duygular ertesi sabah yeniden sessizliğe terk edilince, Mindy otobüse atlayıp evine döner. Bir daha üç yıl sonra, Mindy’nin düğününde görüşeceklerdir. So Yong Kim’e ‘sessizliğin ustası’ denmesi boşuna değil. Aşkşarkısı’ndaki sessizlik, bir yandan duyarlılığın bir yandan kendini dizginleme çabasının ürünü. Bu sessizliğin içinden taşansa, iki harika kadın oyuncunun hayat verdiği karakterler arasındaki özlem, yoksunluk, anlayış ve aşka dair sarsıcı anlar.
HERKES BİRAZ İSTER (EVRYBODY WANTS SOME): Aslında eşcinsel temalı olmamasına rağmen, içerdiği gey enerjisi nedeniyle, açık eşcinsel yönetmen John Waters’ın “Tanınan bir yönetmen tarafından kazara yapılmış en iyi eşcinsel filmi” dediği Herkes Biraz İster!! neredeyse Çocukluk’un organik bir devam filmi olarak görülebilir. Linklater bu sefer kolej yıllarının gündelik ritminde dolaşıyor. Sporcu bursuyla beyzbolcu olarak kolej hayatına atılan Jake’in okuldaki ilk yılına konuk oluyoruz. Mevsimlerden yaz ve 1980’lerde tipik bir Amerikan kolejindeyiz… Linklater’a özgü bir nostalji ve keskinlikle baktığımız sporcu halleriyle erkeklik hallerinin kesişmesi Herkes Biraz İster!!’i hem çok basit hem de oldukça karmaşık yapabilen başlıca unsurlardan. Rekabetin ve göğüs tokuşturmanın eril ortamında gezinen kamerasıyla film, bu yetişkinliğe yeni geçmiş gençlerin ‘takılma’ halini Genç ve Heyecanlı’nın adeta ruhani bir devam filmi gibi yakalamayı başarıyor. Oldukça komik diyaloglarla ilerleyen film, yalnızca Linklater’ın başarabileceği bir incelik ve hafiflik dengesiyle hayranlık uyandırıyor.
KLIK! ROCK’UN RUHANİ MANTRASI: Rock’ın ruhunun ortaya çıktığı anları görsel ve işitsel olarak yakalayan bu rengârenk belgesel 1996’da Mick Rock’ın yoğun uyuşturucu sonrası kalp kriziyle ambulansa bindirildiği ânın canlandırmasıyla başlıyor. Oradan bir zaman tüneline giriyoruz adeta ve gelmiş geçmiş en ünlü rock fotoğrafçısının, şair ve saykodelik kâşif Mick Rock’ın hayatına ve anılarına dalıyoruz. “İçte yatanı yüzeye çıkarırım” diyor Mick Rock. Gerçekten de David Bowie, Syd Barrett, Blondie, Queen, Lou Reed ve Iggy Pop gibi arkadaşlarının artık ikonlaşan bazı fotoğraflarının, kendi içlerine derin yolculuklar yaparken çekildiğini anlıyoruz. Klik! pek çok ünlünün evinde çekilmiş samimi videolardan espri ve hayat enerjisi dolu anlara, ev sevdiğimiz rock idolleriyle hedonist gecelerde oradaymışçasına beraber takılmak ve tabii rock müziğin ruhunda dolaşmak için iyi bir fırsat.

ROCCO : Birçok erkek eşcinselin de ergenlik hayallerini süsleyen efsanevi porno oyuncusu Rocco Siffredi, Abruzzo’da Rocco Tano adıyla doğmuş. İtalyan porno yıldızının annesi oğlunun bir rahip olmasını çok istemiş. Ancak, küçüklüğünde kilisede bolca vakit geçiren Rocco bir kez bacaklarının arasındaki şeytanın peşine takılınca, yetişkin eğlence sektöründe bir kariyere sürüklenmesi neredeyse kaçınılmaz olmuş. Otuz yıllık kariyeri boyunca insan ruhunun olabilecek her türlü arzusunu keşfetmeye ve sınırları altüst etmeye koyulan Rocco Siffredi en samimi ve sade haliyle karşımızda! Rocco’nun daha önce görmediğimiz bir çıplaklıkla kendi karanlık tarafıyla yüzleşmesini sağlayan bu yapım, belgeselci ikili Thierry Demaizière & Alban Teurlai’nin ellerinde ilginç bir portreye dönüşüyor.
BİR JT LEROY HİKAYESİ (AUTHOR JT LEROY STORY): Jeremiah “Terminator” LeRoy, 2000’de yayımlanan ‘Sarah’ adlı romanıyla ve bir sonraki yıl basılan ‘The Heart Is Deceitful Above All Things’ adlı öykü kitabıyla büyük yankı uyandırdı. LeRoy’un 20’lerinin başlarında, HIV-pozitif, trans erkek bir yazar olarak anlattığı çocuk istismarı, uyuşturucu, tecavüz, seks işçiliği hikâyeleri edebiyat, sanat ve müzik çevrelerinde büyük övgü topladı. Gus Van Sant, ‘Sarah’nın film haklarını satın alarak Fil’i (2003) çekti. ‘The Heart Is Deceitful Above All Things’ ise Asia Argento tarafından sinemaya uyarlandı. Bono, Winona Ryder, Courtney Love gibi pek çok ünlü isim, LeRoy’la birlikte görülmeye başladı. Herkes 2000’li yıllara damgasını vuracak yeni nesil bir yazarın keşfedildiğine emindi! Derken, 2006’da New York Times’ta yayınlanan bir haber, büyük bir şok dalgası yarattı: JT LeRoy, San Fransisco’lu ev hanımı Laura Albert’in yarattığı bir personaydı ve LeRoy kılığında boy gösteren kişiyse Albert’in eşinin kız kardeşiydi. Peki Laura Albert herkesi kandırmayı nasıl başarmıştı?
GZONE Türkiye’nin En Sevilen Kuir İçerik ve Eğlence Markası